KDOBlog

Emine Bekar

BİR AHLAK BİLİMİ OLARAK TASAVVUF

Ortaçağ İslam dünyasında, özellikle 8. ve 13. yüzyılları arasında yapılan araştırmalar ve çalışmalar, bu dönemin İslam’ın altın çağı olarak adlandırılmasını sağlamıştır. Nitekim bu dönemlerde yapılan fetihler neticesinde yeni kültür ve bilim havzalarıyla karşılaşılmış, farklı fikri tartışmalarla ilgilenilmeye başlanmıştır. Bu gelişmelerle birlikte İslam düşünce geleneği yavaş yavaş teşekkül etmeye başlamıştır. Ancak din bilimlerinin inşa edilmesi konusunda birçok fikir ayrılığı mevcuttur. Nitekim kelam, fıkıh, hadis gibi ilimler din ilmi çatısı altında birleştirilirken tasavvuf ilminin konumu ve mahiyetinin sınırları tartışılmıştır. Özellikle diğer din ilimlerinin inşası ile ilgilenen ibâhîler tasavvufun dini ilimlerden birisi olmasını reddetmişlerdir. Tasavvufa kitap ve sünnet sınırı getirip, bunların dışında kalan kısımlardan onu arındıran, yeni tasavvuf anlayışı Cüneydî Bağdâdî ile başlamıştır. Bu anlayıştan beslenen Ebû Serrâc et-Tûsî, tasavvuf olmaksızın diğer din ilimlerinin cevaplayamadığı bazı alanların mevcut olduğunu, bu boşluğun ancak tasavvuf ile doldurulabileceğini savunmuştur. Bu nedenle tasavvufun, kendi alanındaki mevzuları tartışıp, kendi yöntemlerini ortaya koyan bir din ilimi olduğunu söylemiştir. Tasavvuf, diğer ilimlerle birlikte İslam bilimi otoritesini paylaşmaktadır. Amel ile ilgili konular fıkıh, akâid ile ilgili konular kelam, ahlak ile ilgili konular ise tasavvuf ilminin alanına girmiştir. Şimdi Ebû Nasr Serrâc et-Tûsî’nin te’lif ettiği El-Lümâ isimli eserinde, tasavvufu bir ahlak bilimi olarak vaz etmesini ele alacağız.

Serrâc, El-Lümâ isimli eserini, kendisine tasavvuf ve sûfiler hakkındaki aşırı yorumlar sorulduğu için kaleme aldığını belirtmiştir. Dolayısıyla bu eser, tasavvuftaki bu aşırılıklara, Cüneydî’nin başlatmış olduğu sınır getirme ve kavramları yeniden yorumlama yoluyla yeni bir mahiyet kazandırma niyetini içermektedir. Nitekim böylece, sûfilerin iç tecrübelerine dayanan ve nesnel olarak yorumlanamayan kerâmet, şatahat, şiir, semâ gibi kavramlar, Kur’an ve sünnete uygunluk derecelerine göre sahih-bâtıl ayrımına tabî tutulmuş ve yeniden yorumlanmıştır. Serrac’ın bu eserle gerçekleştirdiği bir diğer şey ise tasavvufun bir din bilimi olmasıyla, âdâbın din bilimleri konusu haline gelmesidir.

Âdâb, ahlâkın içinde yer alan bir konu olduğu için, tasavvuf ilminin ilgi alanına girmiş ve bu kitapta işlenmiştir. Serrâc’a göre, tasavvufu diğer ilimlerden ayıran bir özelliği de âdâb meselesini işlemesidir. Ayrıca sûfilerin kendi arasında derecelenmesi de yine âdâba riayet etmelerindeki farklılıktan kaynaklanmıştır. Bu sebeple bazı sûfîlerin iddia ettikleri gibi namaz kılmalarına gerek kalmaması, şeraitin diğer insanlar için geçerli olması gibi fikirler geçersiz kabul edilmiştir. Çünkü edeb meselesi, sûfîlerin şeriat ve ibadetlere daha çok önem vermesini zorunlu kılmıştır.

Şatahat’ı "vecd ehlinin vecd hâli artıp kalbine vârid olan şeyleri taşımaya takat getiremeyince duygularının diline düşmesi" olarak tanımlayan Serrâc, bu konuda yine Cüneydî’nin yolundan gitmiştir. Şatahatı tamamen reddetmenin bu mevzuyu çözmeye yetmeyeceğini söylemiştir. Bu yüzden bu kavramı Kur’an ve sünnet ekseninde yorumlama yoluna gitmiş, bunun dışında kalan kısımları ise tasavvuf ilmine dâhil etmemiştir. Böylece tasavvufun din bilimi olmasına engel olacak yönlerini ortadan kaldırmıştır.

Sûfîlerin şiirleri, ince manalar içerdiği gerekçesiyle ne anlama geldiğinin onu vaz eden tarafından bilinebileceğini, bu sebeple araştırılması gerektiğini söylemiştir. Nitekim sûfîlerin şiirlerinde kullandıkları kavramlara yeni ve farklı manalar yüklemeleri, şiirlerinin yanlış anlaşılmasına neden olmuştur. Bu sebeple Serrâc’a göre eğer şiirler yazan kişiler göz önüne alınarak araştırılırsa doğru olan anlama ulaşılabilinir. Ayrıca Kur’an-sünnet sınırlaması her konuda olduğu gibi şiir mevzusunda da geçerli olmuştur.

Semâ bahsinde, Serrâc bunun sadece bir eğlence ve zevk olarak görülmesine karşı çıkmıştır. Çünkü Serrâc her an dikkatlerin Allah’a çevrili olanlar için sema anında hiçbir değişiklik olmaması gerektiği söylemektedir. Böylece bunun dışındakiler, semânın şartlarını bilmediklerinden dolayı maksadını da değiştirdikleri için tasavvufun kapsamından çıkmaktadırlar.

Kerâmet, tasavvuftaki insan modeli olan veli ile ilişkili bir kavramdır. Bu sebeple iki kavram birlikte ele alınmıştır. Tasavvufta haller ve makamlara muhatap olan veli, bu ilmin konularına bu konum üzerinden yorumlar yapmıştır. Dolayısıyla hâkim olduğu bakış açısı, diğer din ilimlerinden farklı olması sebebiyle tasavvufa en çok eleştiri bu bahisten gelmiştir. Mütekellim ve fakihler, kerâmet konusunun, mucize bahsine zarar verdiğini savunmuş, bu yüzden nübüvvet açısından tehlikeli görmüşlerdir. Serrac ise kerâmet, veli ve mucize kelimelerini açıklamıştır. Mucizenin, nübüvvete inanmayanlar için bir delil olduğunu, kerâmetin ise sadece gösteren veli için bir delil olabileceğini söylemiştir. Böylece kerâmet, veliler için bir korku ve nefsi terbiye vesilesi olarak görülmüştür.

Sonuç olarak Serrâc, tasavvuf ilminin ahlak mevzularından ibaret olduğunu göstermiştir. Bunun için ahlak meselelerinden tartışmaya sebep olan bazı mevzuları Cüneydî Bağdâdî’nin açmış olduğu yoldan giderek yorumlamış, Kur’an-sünnet ile sınırlamış, bu sınırın dışında kalan kısımlarını ise tasavvuftan ayırmıştır. Böylece tasavvuf denetlenebilir mevzulara sahip olması hasebiyle din ilimleri çatısı altında zikredilmiştir. Bu sebeple din bilimlerinde otorite sadece kelam ve fıkıh ilimleri tarafından temsil edilmemiş, tasavvuf da kendine has alanları doldurması sebebiyle otoriteyi paylaşmıştır.

Emine Bekar
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi